Yakın tarihimizin üzerinde en az durulan, iki satırla geçiştirilen
anlaşması “Mondros Anlaşması”dır. Bu anlaşma, 600 yıllık Osmanlı
İmparatorluğu’nu sona erdiren anlaşmadır, Mondros’un nerede olduğunu bilen bile
yoktur. Ege denizinde Limni adasının Mondros limanında demirli Agamemnon zırhlısında,
İngiliz Amirali Calthorpe ile Osmanlı Bahriye Nazırı Rauf Bey arasında
imzalanmıştır. Rauf bey’in, İngiliz Amiral’den bir ricası vardır.
“İstanbul
işgal edilmesin!”
İngiliz
Amiral söz verir.
“İstanbul’a
düşman askeri girmeyecektir.”
Öyle
ya, İngiliz, Fransız, İtalyan askeri düşman askeri sayılamazdı ya!
Padişah
çok sevindi, Başbakan memnun oldu, gazeteler “esaret anlaşma”sını “diplomatik
zafer” diye ilan ettiler.
Aydın
Keleşoğlu “İhanet Basını”nda o günleri şöyle anlatır:
“İstanbul
şenlenmişti. Beyoğlu’nun çiçek işlemeli mermer meyhanesinde, çalınan barış
şarkıları aşk şarkılarına geçmişti. (...) Süslü binalardan salınan renkli
İngiliz, Yunan bayrakları ölümün kanatlarını açıyordu yükseklerden. İnsanlar
toplandı, gösteriler taşkınlıklara dönüştü”. Zafer kutlanıyordu.
Gazeteler
de coşmuştu:
“Vakit.
Memleket artık barış ve huzura kavuştu.”
“Tasviri
Efkar. Çevresi çiçeklerle bezenmiş, üstünden güneş doğan barış.”
Herkes
barış şarabını içip bir kenara sızarken, bir kişi Mustafa Kemal Atatürk,
Başbakan Ahmet İzzet Paşa’ya Adana’dan “geciktiren asılır” notuyla şu telgrafı
çekiyordu:
“Orduları
dağıtarak, İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngilizlerin
ihtiraslarının önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Mondros Anlaşması’nın
maddeleri devletin korunmasına kafi olmuyor.”
Peki,
basın, gazeteler niçin böyle bir anlaşmayı, imparatorluğu yıkan anlaşmayı
göklere çıkarıyordu. Çünkü yabancılara “yandaş”tılar. Ahmet Emin Yalman, o günün basınını şöyle anlatır:
“Gazetecilerin
çoğu yabancı parası alıyor, karşılığında memlekette fitne ve karışıklık
çıkarıyor. Yabancıların emellerine bilerek ya da bilmeyerek alet oluyordu. O
sırada, bir yabancı devletten, bir yabancı banka ve şirketten para almak, bir
gazetenin tıpkı satış gibi, normal geliri sayılıyordu.”
Aydın
Keleşoğlu ciddi bir çalışmayla o günün gazetelerini “İhanet Basını”nda
toplamış... Eee, gün gelir bugünleri yazan biri de çıkar, biz görmesek bile,
bazı televizyoncuları, bazı sivil toplumcuları, televizyondaki “kayıkçı
kavgası” yapanları tanıtır.
Karen
Fogg’un “şekerlerini” ne çabuk unuttunuz!
Bu
“şekerler”in “şekerlemeler” de var. Hiç dert etmeyin...
Keser
döner sap döner, gün gelir hesap döner.
Hem sizin
görmeniz de şart değil ki.
Tarih görsün
yeter!
Bu yazıyı okurken, Annan
Planı’na evet diyelim diye dağıtılan Amerikan dolarlarını, Euro’ları,
sterlinleri “hemcep” edenler akla gelmez mi? Halen AB’nin dağıttığı paracıklar,
bedava geziler, kardeş Rumlarla müşterek toplantılar, eğlenceler?
Ve Türkiye’ye dil uzatan yılan
dilliler? “Aman barış, şimdi barış” diye göbek atanlar? Dimitris’in “iki
kesimli federasyon uygulanabilir değildir” sözlerini es geçip Rum’un tek
hedefinin KKTC’den ve garantilerden kurtulmak olduğunu düşünmeyenler, Girit’in elden
nasıl gittiğini unutanlar ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin hak ve hukukuna aldırmayıp,
Kıbrıs’ta Türkiyesiz Türk olarak yaşayabileceklerini sananlar?
Evet! Hasan Pulur’un bu yazısını
çerçeveleyip duvara assalar yeridir. Belki akılları başlarına gelir!